Salt siyasi saiklerle iktidar sahiplerinin rakiplerini hapsetmesi, gözaltına alması, veya benzeri kısıtlayıcı işlemlere tâbi tutması, bir deneme yazısına dahi konu edilemeyecek kadar basit ve sıradan “kayıkçı kavgası” olarak nitelendirilebilir. Çünkü iktidar her değiştiğinde bütün roller de otomatik olarak yer değiştirir. İçinde ahlak, adalet, merhamet ve benzeri değerler taşımaz. Bu durum ne belli bir döneme ne de belli bir coğrafyaya özgüdür. Her devletin işleyişinde kimi zaman hafif, kimi zaman da yoğun bir şekilde bu ucuz kavga hep vardır.
Bu deneme yazımda konu edeceğim mahpusluklar ise bundan tamamen farklı bir mahiyete sahiptir. İleri demokrasiyi benimsemiş halkların oluşturduğu ülkelerde hemen hemen hiç görülmez. Daha çok kokuşmuş köhne düzenlerin hakim olduğu, mevcut gidişatın yönetilenlerden daha çok yöneticilere avantaj sağladığı, yöneticilerden “büyüklerimiz” diye bahsedildiği, yöneticilerin çoban, yönetilenlerin de koyun statüsünde kabul edildiği toplumlara özgü uygulamalardır bunlar…
Bir insan düşünün… Şair… Yahut felsefeci… Ya da öğretmen, hiç fark etmez. Yere tükürmüyorsa, sokağa çöp atmıyorsa, kırmızı ışıkta geçmiyorsa, balkondan aşağı kilim silkelemiyorsa, ahlakı, adaleti, merhameti önceliyorsa, öldürmüyor, çalmıyor, yalan söylemiyorsa, liyakate önem verip nepotizme karşı çıkıyorsa, hele de ağzı laf yapıyorsa, hele hele kitleler tarafından da tanınan birisi ise, kokuşmuş düzen sahiplerinin mutlak mahpusluk adayıdır.
Kokuşmuş köhne düzen sahiplerinin en tahammül edemeyecekleri şey, bu tip insanların sokakta serbestçe halk içerisinde dolaşmaları ve insanlarla sık sık diyaloğa girmeleridir. Öyle ya; kendini çoban sananlar açısından, koyun sürüsü içinde serbestçe dolaşan, onlarla otobüse binen, dergilerde yazılar yazan, internette videoları bulunan böyle bir “uyarıcıdan” daha tehlikeli kim olabilir?
Üstelik bu uyarıcı mahpusların siyasi görüşlerinin de köhne düzenin sahipleri açısından bir önemi yoktur. Osmanlı ve cumhuriyet tarihimiz bunun onlarca örneği ile doludur.
Mesela solcu olarak bilinen Nazım Hikmet, hem CHP hem de DP zamanında hapistedir. Çünkü köhne düzenin ortakları açısından onun solculuğunun veya sağcılığının belirleyici bir etkisi yoktur. Yeter ki kokuşmuş düzenin ortakları tarafından “uyarıcı” olarak algılanmış olsun. Uyarıcı olarak algılanması, dışarıda elini kolunu sallayarak dolaşamaması açısından gerek ve yeter sebeptir.
Nihal Atsız’ı düşünün… Irkçı ve Turancı bir öğretmendir. Nazım Hikmet’in tam karşısında duran bir siyasi görüşe sahiptir. Ama düzenin ortakları açısından bunun da bir önemi yoktur. “Uyarıcı” olarak algılanmışsa, hem CHP hem de DP ve AP tarafından takibe alınır. Gözaltılar, sürgünler, mahpusluklar, değişen bütün iktidar sahiplerince titizlikle uygulanır.
Bütün bu olan bitenin karşısında “halk” nasıl bir tutum takınır? Elbette ki sol görüşlüler Nazım Hikmet’e, sağ görüşlüler de Nihal Atsız’a sahip çıkarlar. Sonra? Sonrası yok… Çünkü bu sahip çıkış, Fenerbahçe’ye Galatasaray’a sahip çıkmaktan farksızdır ve ileri demokrasi bilinciyle desteklenmediği için de hep sonuçsuz kalmıştır. Halk, ileri demokrasi talebi ve bilincine sahip değilse, sol görünümlü sağ partiler ve müslüman görünümlü kapitalist partilerle avunup dururlar. Hani bir zamanlar Doğan görünümlü Şahin arabalarla avunuyorlardı ya; onun gibi…
Hülasa, yozlaşmış düzenlerde, halkı bilinçlendirme potansiyeli taşıyan ve düzenin sahipleri tarafından “uyarıcı” olarak algılanan kişiler, siyasi görüşlerinden bağımsız olarak mahpusluğa maruz bırakılırlar.
Bu verdiğim iki örnek dışında daha onlarca örnek sayabilirim. Onlar gerçekten uyarıcı mıydılar, onu net olarak bilmem mümkün değil. Ama kokuşmuş köhne düzenin sahipleri tarafından “uyarıcı” olarak algılandıkları kesindir.
Mustafa Orhan METİN - 2026


WhatsApp ile iletişim